
Esselamüaleyküm Ya Bilal’i Habeşi! Ey çağrıların en güzelini seslendirenlerin, müezzinlerin piri!
Sana gelince sustuk, hepimiz sustuk. Çünkü sen Habib’in vedasıyla susmuştun. En güzel duygular mı yaşanır suskunlukta, yoksa en derin acılar mı? Bilinmez. Ama Bilal en derin acılarını susarak yaşadı. Hayata susarak veda etti. Hıçkırıklar boğazımıza düğümlenirken, gözyaşımızı içimize akıttık, ama yine de sustuk.
Ya Bilal! Seni anlayamadık. Zorunlu Müslümanlıktan, gönüllü Müslümanlığa geçmeye çabaladığımız şu günlerde, rehberliğine ne kadar çok ihtiyacımız var. Gönül kulağımızda Mekke sokaklarında, sana yapılan zulmün sesleri yankılandı. Gönül dünyamız kurşun gibi eridi, bir damla kor olup içimize aktı.
Yandık! Ama senin Efendine (sav) olan hasretini yine anlayamadık. Çünkü senin kadar O’na hiçbir zaman yakın olamadık. Sizin yaşadıklarınızı bir roman gibi, bir hikaye gibi okuduk da, gerçek olduğunu algılayamadık. Bedenlerimiz aynı topraktan, ruhlarımız aynı kaynaktan olmasına rağmen zihinlerimizi toparlayamadık, ruhlarımızı Allaha kullukta ve Habib’in aşkında özgürleştiremedik de, çok uzağınıza düştük. Bunu bile kendimize haykıramadık, sustuk. Özgür olduğumuzu sandığımız şu dünyada, ne kadar çok şeyin kölesi olduğumuzu senin huzurunda anladık. Utandık, bir daha sustuk.

Esselamü aleyküm ya Abdullah İbni Mektum!
Tarih seni «Cennetle Müjdelenen İlk Görme Engelli İnsan», «ilk âmâ şehit» yazıyor, Allah Resulünün, ne zaman seni görse, “Ey Rabbimin beni ikazına sebep olan kardeşim, merhaba” diye senin gönlünü aldığını kaydediyor. Gönül gözün ne kadar aydınlık ve değerliydi ki Rabbin katında, seni bir sureyle şereflendirdi. Ve tüm dünyalık makamları ayaklar altına aldı. Senin huzuruna gelirken türbenin bahçesinde, elleriyle sokağı temizleyen, çamurların içinden çöpler toplayan yaşlı teyzenin yüzünü gördüğümüzde, bizimde tüm dünyalık makamlar yıkıldı gönlümüzde. Ve teyzenin yüzünde rastladık makamların en yücesine.
Yanımızda küçük çocukları görünce, o mübarek ellerini duaya kaldırdığında sanki elleri sonsuza uzanıyordu. Kendi dünyamızın küçüklüğünü idrak ettik. Her idrak açılımı insanı ferahlatırken, bunun bizi daralttığını fark edince ellerine sarıldık. Anladık ki öpülesi eller efendimizin dostlarına hizmet ederken, açılınca direk göklerin kapısına ulaşan ellere dönüşmüş. Duasını almak için sıraya giriyoruz. O ki gelen her küçük çocuk için, iki büklüm olmuş belini zorla doğrultarak göklerin kapısını çalıyor. Dilinde bilmediğimiz âlemlerden, yaşamadığımız iklimlerden devşirdiği dualar.

Katıldığımız turun programında Mevlana Halidi Bağdadi hazretlerini ziyaret olmadığını öğrendiğimizde, belki üzüldük, ama vakit geçirmeden niyetimizi ettik. “Ya Rabbi senin rızan için Mevlana Halidi Bağdadi Efendimizi ziyaret edip, O’nunla mana âleminde tanış olmaya” diyerek bir nevi hedefimizi belirledik. Çünkü bize göre her niyet bir hedefti.
Tur arkadaşlarımız tarihi yerleri gezerken biz ziyaret niyetimizi yerine getirmek için rehberimizden izin istedik. Rehberimiz “Türbenin, Kasiyun dağının yamacında olduğunu, yamaç dik olduğu için otobüslerin çıkamadığını, yürüyerek çok zaman alacağını, zaten türbenin genelde kapalı olduğunu, gidenlerin de ziyaret edemediğini, şayet gidersek dönüşte grupla buluşmamızın zor olacağını söyledi.” Ama biz niyetimizi etmiştik bir kere. Çünkü biliyorduk ki “ameller niyetlere göre idi.” Ve niyet edilen her amel kolaylaştırılırdı. Bütün sorumluluğu alarak düştük yollara. Bir taksiye atladık, bizi Kasiyun dağının eteğine kadar götürüp; artık yürümeniz gerekecek dedi. Biraz ilerledik ama küçük çocukla yürünecek gibi gözükmüyordu.
Gördüğümüz ilk taksiciye, bizi Şeyh Halid’e (Suriyeliler böyle hitap ediyor) götürebilir misin diye sorduk. Götüremeyeceğini çünkü oraya arabasının çıkmadığını söyledi. Tam o sırada yoldan küçük bir kamyonet geçiyordu, hemen onu durdurdu ve şoförüne bizim Şeyh Halid’in ziyaretine gitmek istediğimizi söyledi. O’da bizi, küçük kamyoneti biraz zorlansa da türbeye kadar götürdü.
Türbe; rehberimizin dediği gibi gerçekten de kapalı idi. Küçük bir servi ağacının gölgesine oturup Kur’an-ı Kerim okumaya başladık. Henüz birkaç satır okumuştuk ki kalabalık bir grup geldi. Türbe onlar için özel açıldı. Bize de onlarla beraber türbeyi ziyaret etmek nasip oldu.
Sonradan öğrendik ki gelen kalabalık grup, önceden virane olan bu türbeyi temizletip, onartıp tekrar ziyarete açan merkezi Konya’mız da bulunan bir vakfın yönetici ve üyeleri. Gencecik öğrenciler, küçücük çocuklar hepsi çok heyecanlı. Güzel bir hizmet yaptıklarının hepsi farkında ve bunun mutluluğu gözlerinden okunuyor.
Ey! Mevlana Halid, Ey! Büyük Kutup,
Senin huzurunda o güzel yolun değerini bir kere daha anlayıp manevi ağırlığını hissettik. Sana gönderilen selamları iletirken bütün duygularımızdan arındırıp saf haliyle iletmeye çalıştık. Gözyaşları içinde elini, ayağını öperim diyen büyüklerimizi hatırlayıp duygulandık ve dualarımıza kattık.
Ziyaretçilerin birinin okuduğu Yasini Şerif, türbenin duvarlarında yankılandıktan sonra bizim gönül aynamıza düştü. Belki ilk defa kendimizle gerçek manada yüzleştik. Ve senin huzurunda başımızı yerden kaldıramadık, kimse birbirinin yüzüne bakamadı. Temiz tutamadık gönül aynamızı paslandırdık. Zahire takılıp kendi idraklerimizi kendimiz tıkadık. Zihnimizi bulandırırken gönlümüzü bulandırdığımızı fark edemedik. Ve bunu gönül aynamızdan her işimize, her anımıza yansıttık. Ya Rabbi, tevbelerin en büyüğünü yapıyoruz, afların en büyüğünü istiyoruz. Zihinlerimizi ve gönüllerimizi berraklaştır, kardeşliğimizi daimi kıl.

Cuma vaktine Emeviye camisine yetişmek istiyoruz. Çünkü namazdan sonra grubumuz buradan Halep’e hareket edecek. Çevirdiğimiz taksiciye soruyoruz Emeviye Camiisine ne kadar zamanda gidilir. 15-20 dakika diyor, bakıyoruz ezana 15 dakika kalmış. Trafik çok yoğun ve hiçbir kural işlemiyor. Telaşlanıyorum ama telaşın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini anladığımda, teslim olmanın güzelliğini fark ediyorum.
Ezanlar okunmadan varıyoruz, taksici bizi kapıların birinde indiriyor. Dikdörtgen şeklinde ve çok büyük olan camii hem bayram, hem Cuma, hem de tatil nedeni ile çok kalabalık. Biz de kalabalığa karışıyoruz ve kapıların birinden içeri giriyoruz. Tam o sırada ne çabuk geldiniz diye bir ses duyuyorum. Kalabalıkta sesin nerden geldiğini anlamaya çalışırken grubumuzun içinde olduğumuzu fark ediyoruz. Güzel bir tevafuktu, şükrediyoruz.
Emeviye Camiinde tadı gönül damağımızda saklı kalacak bir Cuma namazı kılıyoruz. İmamın değişik manevi iklimlerden devşirdiği ve ezan, hutbe, namaz arasına rengarenk bir demet gül gibi serpiştirdiği dualar duygu dünyamızı okşayıp, ruh dünyamızı onardı.
Camiinin orta yerinde Rabbi tarafından ismi Yahya’ya layık görülen O yüce peygamber, gelip geçen herkese dünyanın faniliğini ve Rabbimize tek başımıza yürüyeceğimizi can kulağı açık olanlara hala haykırıyor.
Yahya (as)’la beraber burada Efendimizin (as) gözbebeği olan torunlarından Hz Hüseyin’in huzurunda bulunmanın ağırlığını hissettik. Başı kesilerek şehit edilen bu iki büyük ruhun burada buluşmasının kim bilir ne hikmetleri vardı, bunu düşünmeden de geçemedik.
İmam-ı Gazali’nin İhya’yı Ulumiddin’i yazdığı bu camideki küçük odası; zenginliğin ve genişliğin yaşanılan mekânlarda değil de, zihinlerde ve yüreklerde olduğunu bize bir kere daha hatırlattı.

Şam’dan Halep’e yol alırken yol üzerinde bulunan Hama’ya uğradık. Rehberimiz uzaktan hala işlevini yerine getiren su değirmenlerini gösterip, buradan bütün dünyaya özel istek üzerine, su dolapları yapılıp ihraç edildiğini anlatırken, hiç beklenmedik bir kıvraklıkla küçük oğlum; onlar su dolabı değil “dertli dolap” deyiverdi. Bundan sonra ziyaretimiz boyunca hepimizin dilinde Yunus’un dertli dolabı dolanıp durdu.
Benim adım dertli dolap.
Suyum akar yalap yalap.
Böyle emreylemiş Çalap.
Onun için inilerim.
Beni bir dağda buldular.
Kolum kanadım kırdılar.
Bir dolaba layık gördüler.
Derdim vardır inilerim.
Hatice Sedef ERGÜL